Gebelik ve doğum tedavileri, anne adayının ve anne karnındaki bebeğin fiziksel sağlığını korumak amacıyla, sürecin en başından lohusalık sonuna kadar uygulanan koruyucu bakım, rutin izlem ve medikal müdahaleler bütünüdür.

Bu hassas dönemdeki bilimsel yaklaşımlar, insan bedeninin muazzam uyum yeteneğini ve doğal işleyişini desteklerken, olası sağlık risklerini henüz ortaya çıkmadan saptamayı temel bir ilke olarak benimser.

Sadece belirgin bir şikayet veya hastalık geliştiğinde değil tamamen sağlıklı ilerleyen durumlarda da vücudun değişen biyolojik ihtiyaçları titizlikle takip edilerek, gereken tüm destekleyici adımlar zamanında atılır.

Böylece yeni bir yaşamın dünyaya geliş serüveni; modern tıbbın sunduğu güvenilir, kanıta dayalı ve tamamen kişiye özel olarak planlanan sağlık protokolleriyle, anne için en huzurlu şartlarda tamamlanmaktadır.

Op. Dr. Zelal Savaş Coşkun
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı

Kadın hastalıkları ve doğum alanında 15 yılı aşkın süredir kadınların farklı yaşam dönemlerinde sağlık ihtiyaçlarına yönelik tanı, takip ve tedavi süreçleriyle ilgileniyorum. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2000 yılında mezun oldum ve 2008 yılında aynı üniversitede Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlığı eğitimimi tamamladım.

Mesleki kariyerim boyunca Diyarbakır Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi, Dünya Doğum Hastanesi ve Bahçeci Tüp Bebek Kliniği’nde görev yaptım. 2017 yılından bu yana Memorial Dicle Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak çalışmalarımı sürdürüyorum. Üreme sağlığı ve infertilite alanındaki bilgi ve deneyimimi geliştirmek amacıyla 2023–2024 yıllarında İstanbul Acıbadem Hastanesi’nde IVF (tüp bebek) eğitimi aldım.

Tüp bebek tedavisi ve infertilite başta olmak üzere kadın sağlığı, jinekolojik hastalıklar, gebelik takibi ve doğum alanlarında hastalarımı bilimsel ve güncel yaklaşımlar doğrultusunda değerlendiriyorum. Her hastanın ihtiyaçlarına uygun, güvene dayalı ve kişiselleştirilmiş tedavi ve takip süreci yürütmeyi önemsiyorum.

Randevu Al

Gebelik Takibi Neden Bu Kadar Önemlidir ve Hangi Sıklıkla Yapılır?

Gebelik takibi, anne adayının sağlığını korurken anne karnındaki bebeğin gelişimini adım adım izlemek için hayati bir öneme sahiptir. Eski dönemlerde hamilelik daha çok kendi akışına bırakılan, tıbbi müdahalenin ancak doğum anında veya acil bir durumda yapıldığı bir dönem olarak görülürdü. Ancak güncel tıbbi yaklaşımlar, anne ve bebek sağlığının düzenli temaslarla çok daha iyi korunabileceğini göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü, sorunsuz ilerleyen bir hamilelikte bile anne adayının sağlık profesyonelleriyle en az sekiz kez bir araya gelmesini tavsiye etmektedir. Bu görüşmelerin ilki hamileliğin ilk aylarında başlar ve doğuma yaklaşıldıkça sıklığı artar.

Bu kontroller sadece bir ultrason cihazıyla bebeğe bakmaktan ibaret değildir. Her randevuda tansiyon ölçümleri yapılır, anne adayının kilo artışı değerlendirilir, bedensel ve ruhsal şikayetleri dinlenir. Bedenin hamileliğe nasıl uyum sağladığı, bebeğin büyüme eğrisi, organlarının gelişimi ve rahim içindeki yaşam alanı titizlikle incelenir. Düzenli takiplerin en büyük avantajı, tamamen normal seyreden bir durumda bile meydana gelebilecek ufak bir değişikliğin, büyük bir soruna dönüşmeden önce fark edilebilmesidir. Böylece zamanında yapılan beslenme düzenlemeleri veya ufak medikal desteklerle süreç güvenle yönetilebilir.

İlk Üç Aylık Dönemde Neler Bekliyor ve Neler Yapılmalıdır?

Hamileliğin birinci trimester olarak adlandırılan ilk üç aylık dönemi, bebeğin organlarının temel yapılarının oluştuğu, son derece hassas ve önemli bir zaman dilimidir. Bu dönemdeki ilk doktor ziyaretinde, gebeliğin rahim içinde doğru bir yere yerleşip yerleşmediği kontrol edilir. Ayrıca ultrason yardımıyla bebeğin kalp atışları duyulur ve gebelik haftası netleştirilir. Eğer ikiz veya üçüz gibi çoğul bir durum söz konusuysa, bebeklerin zarlarını veya plasentayı paylaşıp paylaşmadığı gibi ileriki aylardaki takibi doğrudan etkileyecek detaylar bu ilk haftalarda belirlenir.

Annenin vücudunu gebeliğe hazırlamak ve mevcut sağlık durumunu görmek için ilk haftalarda oldukça kapsamlı kan ve idrar testleri istenir.

Bu dönemde genellikle istenen bazı temel tahliller şunlardır:

  • Tam kan sayımı
  • Tam idrar tahlili
  • Kan grubu testi
  • Açlık kan şekeri
  • Hepatit taramaları
  • Kızamıkçık antikoru
  • Tiroid fonksiyon testleri

Bu testler sayesinde anne adayında olası bir kansızlık, gizli bir idrar yolu enfeksiyonu veya bebeğe geçebilecek bir virüsün varlığı erkenden saptanabilir. Ayrıca bu dönemde, bebeğin omurilik ve beyin gelişimini desteklemek amacıyla folik asit takviyesine başlanır veya gebelik öncesinden başlandıysa devam edilir. Folik asit, bebekte oluşabilecek ciddi sinir sistemi kusurlarının önlenmesine büyük ölçüde yardımcı olur. Mide bulantıları ve yorgunluk gibi şikayetlerin en yoğun yaşandığı bu haftalarda, bedeni zorlamadan sağlıklı beslenmeye adım atmak da sürecin önemli bir parçasıdır.

Kan Uyuşmazlığı Nedir ve Hangi Tedaviler Uygulanır?

Kan uyuşmazlığı, anne adayının Rh negatif, baba adayının ise Rh pozitif kan grubuna sahip olduğu durumlarda karşımıza çıkan tıbbi bir tablodur. Bebek eğer babasının kan grubunu alır ve Rh pozitif olursa, gebelik süresince veya doğum esnasında bebeğin kan hücrelerinin çok ufak bir kısmı annenin kan dolaşımına sızabilir. Annenin bağışıklık sistemi, daha önce hiç tanımadığı bu Rh proteinini yabancı bir madde, bir nevi tehdit olarak algılayabilir ve ona karşı antikor dediğimiz savunma hücreleri üretmeye başlayabilir. Bu durum ilk hamilelikte genellikle bebeğe zarar vermez; ancak annenin bağışıklık sistemi bu antikorları üretmeyi öğrenirse, sonraki gebeliklerde anne karnındaki bebeğin kan hücrelerine saldırabilir ve bebekte ciddi kansızlık tabloları oluşabilir.

Bunu önlemek için tıp dünyasında çok pratik ve etkili bir yöntem uygulanır. Kan uyuşmazlığı olan anne adaylarına, kanlarında antikor oluşup oluşmadığını anlamak için bir test yapılır. Eğer antikor oluşmamışsa, yirmi sekizinci haftada koruyucu bir aşı uygulanır. Bu aşı, annenin bağışıklık sisteminin bebeğin kan hücrelerini fark edip reaksiyon göstermesini engeller. Doğumdan hemen sonra bebeğin kan grubuna bakılır. Eğer bebek Rh pozitif ise, annenin sonraki gebeliklerini de korumak adına aynı koruyucu aşı ilk yetmiş iki saat içinde tekrarlanır.

İkinci Üç Aylık Dönemde Hangi Gelişmeleri Takip Ediyoruz?

Gebeliğin on sekizinci ile yirmi dördüncü haftaları arasını kapsayan ikinci trimester, anne adaylarının genellikle fiziksel olarak en rahat ettiği ve bebeğin hareketlerini hissetmeye başladığı dönemdir. Bu haftalarda, bebeğin organlarının detaylı olarak incelenebileceği büyüklüğe ulaşması sayesinde ayrıntılı ultrasonografik taramalar gerçekleştirilir.

Ayrıntılı ultrasonda bebeğin beyninin iç yapıları, kalp odacıkları, damar çıkışları, böbrekleri, midesi, omurga dizilimi, el ve ayak parmakları ile yüz profili detaylıca gözden geçirilir. Organ sistemlerinin sağlıklı gelişip gelişmediğine bakılırken, aynı zamanda plasentanın konumu ve amniyon sıvısının yeterliliği de değerlendirilir. Bu dönemde ayrıca erken doğum riskini değerlendirebilmek adına rahim ağzının (serviks) uzunluğu ultrasonla ölçülür. Anne adayının artan kan ihtiyacını karşılamak için genellikle demir takviyelerine ağırlık verilir, böylece halsizlik ve yorgunluk gibi şikayetlerin önüne geçilmeye çalışılır.

Tedaviler hakkında detaylı bilgi almak ve randevu oluşturmak için hemen bizimle iletişime geç!

Üçüncü Üç Aylık Dönemde Neler Yapılıyor?

Yirmi sekizinci haftadan doğuma kadar süren üçüncü trimester, bebeğin hızla kilo aldığı, dış dünyada yaşayabilmek için akciğerlerini ve diğer organlarını olgunlaştırdığı dönemdir. Annede ise vücut ağırlığının artmasıyla birlikte uyku problemleri, bel ağrıları ve mide yanmaları gibi şikayetler daha belirgin hale gelebilir. Bu son aylarda takiplerin sıklığı artar.

Bu son aylarda her muayenede özellikle dikkat edilen bazı parametreler şunlardır:

  • Tansiyon ölçümleri
  • Vücut ağırlığı takibi
  • Bebeğin tahmini kilosu
  • Amniyon sıvısı miktarı
  • Bebeğin rahim içindeki pozisyonu
  • NST cihazı ile kalp atışlarının izlenmesi

Özellikle tansiyon takibi bu haftalarda kritik bir öneme sahiptir. Gebelik zehirlenmesi olarak bilinen preeklampsi durumu genellikle bu aylarda ortaya çıkabildiğinden, annenin kan basıncındaki ufak değişiklikler ve idrarda protein olup olmadığı yakından izlenir. Otuz altıncı haftadan itibaren bebeğin doğum kanalına nasıl girdiği (baş, makat veya yan geliş), annenin pelvik yapısıyla uyumu değerlendirilerek doğum şekli hakkında planlamalar yapılmaya başlanır. Ayrıca NST (Non-Stres Test) ile bebeğin kalp atışları ve annenin rahim kasılmaları kağıda dökülerek bebeğin içeride huzurlu olup olmadığı kontrol edilir.

Fetal Genetik Sağlığı Nasıl Değerlendirilir ve Hangi Tarama Yöntemleri Kullanılır?

Anne karnındaki bebeğin genetik ve kromozomal yapısının sağlıklı olup olmadığını değerlendirmek, gebelik takibinin en önemli kısımlarından biridir. Gelişen teknoloji sayesinde, anne ve bebek için risk yaratmayan, girişimsel olmayan tarama testleri artık klinik pratiğin önemli bir parçası haline gelmiştir. Bu testlerin başında, anne kanından fetal DNA analizi olarak bilinen NIPT yöntemi gelir.

Bebeğin eşinden, yani plasentadan kopan ve hücresel bütünlüğünü kaybetmiş olan mikroskobik DNA parçacıkları doğal bir şekilde annenin kan dolaşımına karışır. Onuncu haftadan itibaren anneden alınan basit bir tüp kan örneği ile bu DNA parçacıkları laboratuvar ortamında ayrıştırılır ve incelenir. Bu sayede Down sendromu gibi kromozom farklılıkları hakkında çok önemli ipuçları elde edilir. Bu tarama testi, kromozom anomalilerini belirlemede son derece güçlü bir araçtır ve doğruluk payı oldukça yüksektir. Ancak bu yöntemin bebeğin kendi dokusunu değil plasentadan gelen hücreleri incelediği ve nadiren yanıltıcı olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Yani bir tarama testidir, kesin bir tanı testi değildir.

Eğer tarama testlerinde bir risk saptanırsa veya ayrıntılı ultrasonda yapısal bir farklılık görülürse, doğrudan tanı koyabilmek için daha ileri testlere başvurulur. Erken haftalarda koryon villus örneklemesi (CVS) ile plasentadan, ilerleyen haftalarda ise amniyosentez işlemi ile bebeğin içinde yüzdüğü sıvıdan çok ince bir iğne yardımıyla küçük bir örnek alınır. Bu işlemler ultrason rehberliğinde dikkatlice yapılır. Alınan hücreler laboratuvar ortamında incelenerek bebeğin genetik dizilimi tüm ayrıntılarıyla haritalandırılabilir. Bu sayede olası bir sendromun varlığı hakkında çok daha net ve aydınlatıcı bilgiler elde edilebilir.

Gebelik Şekeri Nasıl Tespit Edilir ve Tedavi Seçenekleri Nelerdir?

Gebelik döneminde plasentadan salgılanan çeşitli hormonlar, anne vücudunda insülin hormonunun işlevini zorlaştırarak doğal bir insülin direnci yaratır. Normal şartlarda pankreas daha fazla insülin üreterek bu direnci kırar ve kan şekerini dengede tutar. Ancak pankreas yeterli yanıtı veremezse, kandaki glukoz hücre içine giremez ve kan şekeri yükselmeye başlar. Bu duruma gestasyonel diyabet, yani gebelik şekeri adı verilir.

Gebelik şekerini saptamak için yirmi dördüncü ile yirmi sekizinci haftalar arasında şeker yükleme testi yapılır. Bu test, genellikle tatlı bir sıvı içildikten sonra belirli aralıklarla kan alınarak vücudun şekeri nasıl tolere ettiğinin ölçülmesine dayanır. Eğer değerler normal sınırların üzerinde çıkarsa gebelik şekeri tanısı konur.

Tedavinin temel amacı, kan şekerini anne ve bebek için güvenli bir aralıkta tutmaktır. İlk adım her zaman sağlıklı bir beslenme programı oluşturmak ve fiziksel aktiviteyi artırmaktır.

Gebelik şekeri tespit edildiğinde beslenme planında yer alabilecek bazı uygun besinler şunlardır:

  • Tam tahıllı ekmekler
  • Yulaf ezmesi
  • Mevsim sebzeleri
  • Yağsız protein kaynakları
  • Şekersiz yoğurt

Diyet ve hafif yürüyüşlerle desteklenen bir plan çoğu zaman kan şekerini dengelemek için yeterli olur. Ancak bir iki hafta içinde değerler istenen seviyelere inmezse, medikal tedaviye geçilir. Gebelikte kan şekerini düzenlemek için en sık tercih edilen ve en güvenilir bulunan yöntem insülin tedavisidir. İnsülin, plasentadan geçip bebeğe ulaşmadığı için bebeğin gelişimine olumsuz bir etkisi dokunmaz. Aksine, annenin kan şekerini normalleştirerek bebeğin aşırı iri olmasını, doğumun zorlaşmasını ve bebeğin doğduğunda kan şekeri düşüklüğü yaşamasını önlemeye büyük oranda yardımcı olur.

Tedaviler hakkında detaylı bilgi almak ve randevu oluşturmak için hemen bizimle iletişime geç!

Erken Doğum Riski Nasıl Öngörülür ve Hangi Önlemler Alınabilir?

Normal bir hamileliğin yaklaşık kırk hafta sürmesi beklenirken, yirmi dördüncü ile otuz yedinci haftalar arasında doğum eyleminin başlaması erken doğum olarak tanımlanır. Bu durumu öngörebilmenin en nesnel yolu, ultrason yardımıyla rahim ağzı uzunluğunun ölçülmesidir. Eğer ikinci trimesterde yapılan ölçümlerde rahim ağzı belirli bir milimetrenin altında çıkarsa, erken doğum riski dikkate alınır.

Bu tür durumlarda ilk olarak rahim kaslarını gevşetici ve rahim ağzını destekleyici özellikleri olan progesteron tedavilerine başlanır. Eğer rahim ağzındaki kısalma ilaca rağmen devam ediyorsa veya annenin daha önceki hamileliklerinde erken doğum öyküsü varsa, rahim ağzına tıbbi bir dikiş atılması işlemi olan serklaj uygulanabilir. Bu dikiş, rahim ağzının mekanik olarak kapalı kalmasına destek olur.

Ancak erken doğum kasılmaları durdurulamayacak şekilde aktif olarak başlamışsa, odak noktası bebeği dış dünyaya en sağlıklı şekilde hazırlamak olur. Öncelikle erken doğacak bebeğin akciğerlerinin olgunlaşmasını hızlandırmak ve solunum sıkıntısını azaltmak için anneye özel kortizon iğneleri yapılır. Bu ilacın etki etmesi için gereken zamanı kazanmak amacıyla rahim kasılmalarını yavaşlatan tıbbi tedaviler uygulanır. Ayrıca çok erken haftalarda doğumu beklenen bebeklerin beyin ve sinir sistemi gelişimini desteklemek amacıyla özel serum tedavilerinden faydalanılır. Tüm bu adımlar, bebeğin yaşayabileceği olumsuzlukları en aza indirmek gayesiyle atılır.

Fetal Büyüme Geriliği Durumunda Hangi Yollar İzlenir?

Bazı durumlarda anne karnındaki bebek, ulaşması beklenen genetik büyüme potansiyelinin gerisinde kalabilir. Buna fetal büyüme kısıtlılığı denir. En yaygın sebebi, bebeği besleyen plasentanın görevini yerine getirememesi ve bebeğe yeterli oksijen ile besin maddesini ulaştıramamasıdır.

Bu durum saptandığında, bebeğin sağlığını takip etmek için Doppler ultrasonografi devreye girer. Bu özel ultrason tekniği ile göbek kordonundan bebeğe giden kanın akış hızı ve direnci ölçülür. Ayrıca bebeğin beyin damarlarındaki kan akımı da incelenerek, bebeğin kısıtlı olan oksijeni hayati organlarına nasıl yönlendirdiği değerlendirilir. Eğer kan akımlarında bozulmalar görülürse, bu durum bebeğin içeride zorlandığını işaret edebilir. Hekimler, bebeğin rahim içinde kalmasının riskleri ile erken doğmasının getireceği riskleri tartarak en uygun doğum zamanlamasını belirler. Amaç bebeğin daha fazla oksijensiz kalmasına izin vermeden, en güvenli anda doğumunu gerçekleştirmektir.

Suni Sancı Hangi Durumlarda ve Nasıl Uygulanır?

Halk arasında suni sancı olarak bilinen doğum indüksiyonu, hamilelik süresinin dolmasına rağmen doğal sancıların başlamaması, suyun erken gelmesi, tansiyon problemleri veya bebekte gelişme geriliği gibi tıbbi nedenlerle doğumun dışarıdan destekle başlatılmasıdır.

Bu işleme karar verilmeden önce rahim ağzının doğuma ne kadar hazır olduğu değerlendirilir. Rahim ağzı yumuşamış, incelmiş ve bir miktar açılmışsa vücut sancılara yanıt vermeye daha yatkındır. Eğer rahim ağzı henüz doğuma hazırlıksız ve sert ise, öncelikle rahim ağzını olgunlaştırıcı özel jeller veya balon benzeri mekanik araçlar kullanılır.

Rahim ağzı yeterli açıklığa ve yumuşaklığa ulaştığında, damar yolundan serum içinde oksitosin hormonu verilmeye başlanır. Oksitosin, vücudun normal doğumda kendi kendine ürettiği bir hormondur ve rahim kasılmalarını tetikler. Bu hormon çok yavaş ve düşük dozlarda başlanarak kontrollü bir şekilde artırılır. Aynı anda annenin karnına bağlanan cihazlarla bebeğin kalp atışları ve sancıların şiddeti dakika dakika izlenir. Hedef, normal doğum eylemini taklit eden, düzenli ve yeterli şiddette kasılmalar elde etmektir. Eğer kasılmalar çok sıklaşır ve bebeğin kalp atışlarında strese bağlı değişimler gözlenirse, ilacın dozu hemen azaltılır veya durdurulur.

Epidural Analjezi Nasıl Gerçekleşir?

Doğum sürecindeki ağrıların etkin bir şekilde yönetilmesi, hem annenin bu süreci travmatize olmadan atlatabilmesi hem de stresin azalması açısından büyük bir konfor sunar. Epidural analjezi, doğum ağrılarını kontrol altına almak için en sık tercih edilen ve yaygın olarak uygulanan yöntemlerden biridir.

Doğum kasılmaları belirli bir düzene girip rahim ağzı yeterince açıldığında anestezi uzmanı tarafından işlem başlatılır. Anne adayı yatakta oturur veya yan yatar pozisyondayken, bel bölgesi antiseptik solüsyonlarla temizlenir ve cildi uyuşturmak için lokal bir anestezi yapılır. Ardından omurilik zarının hemen dışındaki epidural alana çok ince, esnek bir kateter yerleştirilir. Bu ince borucuk vasıtasıyla verilen ağrı kesiciler, rahmin kasılma hissini taşıyan sinirleri bloke eder.

Bu yöntemin en güzel yanlarından biri, annenin bacaklarını hareket ettirebilmesi ve kasılmaların yarattığı basınç hissini algılayabilmesidir. Keskin ağrı ortadan kalkarken, dokunma ve basınç hissi devam eder. Böylece zamanı geldiğinde anne ıkınma refleksini kullanabilir ve doğuma aktif olarak katılabilir. Ağrının kesilmesi anneyi rahatlattığı için hızlı nefes alıp vermeler düzelir, beden gevşer ve bebeğe giden oksijen miktarı da olumlu yönde etkilenir.

Sezaryen Doğum Kararı Hangi Durumlarda Gündeme Gelir?

Modern tıbbın temel yaklaşımı, anne ve bebek açısından belirgin bir risk bulunmadığı sürece normal doğumu desteklemektir. Ancak bazı tıbbi koşullar vajinal doğumu imkansız veya çok riskli hale getirebilir; bu tür durumlarda sezaryen cerrahisi hayat kurtarıcı bir müdahale olarak devreye girer.

Sezaryen kararı alınmasını gerektirebilecek bazı yaygın tıbbi durumlar şunlardır:

  • Plasentanın doğum yolunu kapatması
  • Bebeğin yatay veya ters pozisyonda durması
  • Kordonun bebeğin başından önce sarkması
  • Suni sancıya rağmen doğumun ilerlememesi
  • Bebeğin kalp atışlarında ciddi yavaşlamalar görülmesi
  • Annede aktif genital enfeksiyon bulunması

Plasentanın rahim ağzını tamamen kapatması durumunda bebeğin normal yoldan çıkması fiziksel olarak mümkün değildir. Aynı şekilde göbek kordonunun sarkması, bebeğin oksijensiz kalmasına yol açabileceğinden çok hızlı bir şekilde sezaryene geçilmesini gerektirir. Bazen de doğum süreci normal başlar ancak saatler geçmesine rağmen rahim ağzı açılmaz veya bebeğin başı pelvisten aşağı inmez. Bu gibi durumlarda annenin ve bebeğin daha fazla yorulmaması için sezaryen güvenli bir alternatif olarak tercih edilebilir.

Doğum Sonrası Kanama Riskine Karşı Hangi Güvenlik Önlemleri Alınır?

Bebeğin dünyaya gelmesi ve plasentanın ayrılmasının ardından başlayan lohusalık döneminin ilk saatleri, tıbbi açıdan yakından takip edilmesi gereken kritik bir evredir. Doğum nasıl gerçekleşmiş olursa olsun, anne kanama riski, tansiyon değişiklikleri ve genel sağlık durumu açısından belirli bir süre gözlem altında tutulur.

Bu dönemin en ciddiye alınan durumlarının başında doğum sonrası kanama riski gelir. Bebek doğduktan sonra plasenta rahim duvarından ayrılırken geride açık damarlar bırakır. Kanamanın durması için rahmin çok güçlü bir kas gibi kasılarak küçülmesi ve bu açık damarları sıkıştırması gerekir. Eğer rahim yeterince kasılamaz ve gevşek kalırsa, kanama beklenenden fazla olabilir.

Bu durumu henüz oluşmadan engellemek için tüm doğumlarda standart bazı koruyucu uygulamalar mevcuttur. Bebek doğar doğmaz anneye rahmin toparlanmasını sağlayıcı ilaçlar verilir. Plasentanın doğal bir şekilde ayrılması beklendikten sonra, hekim karın bölgesinden hafif bir masaj uygulayarak rahmin sıkılaşmasına destek olur.

Buna rağmen aşırı bir kanama meydana gelirse, vakit kaybetmeden aşamalı tıbbi müdahaleler devreye sokulur. Önce kanamayı azaltacak daha farklı ilaçlar damar yoluyla verilir. İlaçların yeterli gelmediği durumlarda, rahim içine yerleştirilen ve içi sıvı ile doldurulan özel balonlar sayesinde içeriden damarlara mekanik bir baskı uygulanması sağlanabilir. Bu yöntemlerin hiçbiriyle kanama kontrol altına alınamazsa, annenin hayatını korumak için cerrahi yöntemlerle kanayan damarların bağlanması veya rahim üzerine özel dikişler atılması gibi yollara başvurulur. Süreç boyunca annenin sıvı ve kan dengesini korumak için gerekli takviyeler hızla sağlanır, böylece vücudun bu süreci en az hasarla atlatması desteklenir.